II. Sultan Ahmet Cami

“Yer (yüzü) bana temiz, temizlik sebebi ve mescit kılındı.
Onun için kim olursa olsun namaz vakti gelip çatmış ise
bulunduğu yerde namazı kılıversin.”

(Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84)

yeryuzumescidi2

 

 

 

Demek ki mescid içinde mescid inşa ediyoruz. Ne yapsak yeryüzü mescidine erişemeyiz. O büyük cemaati de toplayamayız. Hedefimiz “takva mescidi” olmalı. Onun göstergesi ise takva sahibi cemaattir. Eğer kalın heybetli taş duvarlar ve yüksek kubbelerin bir kerameti olsaydı bugün o “büyük” camiler dolup taşardı. Yetmezdi.

“Gecmişi unutmayın; ama takılıp kalmayın da!..”
Aliya İzzetbegoviç

Sultan Ahmet Camiî’nin kopyası Çamlıca tepesine kondurulacakmış. Bir kere gittim, bilemiyorum Miniatürk’te zaten kopyası yok muydu? Neden “özellikle” o caminin bir kopyası daha yapılıyor anlayamadım. O minyatür bu gerçek boyutu derseniz “ne farkı var?” derim. Mesele kopya değil mi? İçinde namaz kılınacak olması bunca maliyeti, işgali haklı gösterir mi?  Kocaman ve iri olmayı dolayısıyla da büyük bir cemaatle namaz kılmayı öne sürecekseniz, bunu cemaatın yoğunlaştığı yerleşimin merkezinde düşünmek gerekmez mi? Belli günler dışında cemaati hizmetliler ve güvenlik görevlilerinden oluşacak bu mekânın başka anlamı olmalı.

Külliye kavramı da kocaman olmayı haklı göstermez. Kaldı ki tarihimizdeki külliyenin hangi sosyal, ahlâkî ve ruhî yapıya tekabül ettiğini biliyoruz. Konferans salonu, yemek dağıtımı, kitap satışı gibi dolgular külliyeye yetmez.

İktidarın referans aldığı ulvîyâtın bir güç göstergesi olacaksa, ben Ayasofya’ya Alman bayanla birlikte para vererek dolanmaya girdiğim sürece o “gösteriş”, o “güç” sırasını beklesin.
Önce Fethin şiarına sadık kalalım… Ecdadın ibadethane yaparak esaretten kurtardığı mekânı ikinci kez kurtaralım. Bunun maliyeti nedir? Ödemeye hazır mıyız? Kaldı ki göz dağı verilmek istenen çevreler için iri bir betonarma cami çok şey ifade etmez. Mimari olarak alay konusu olmaktan gayrı. Ancak beş on tane kız çocuğunun müzikal bir ustalıkla söyleyecekleri ilahî onları daha çok ürkütür. Çünkü geleceklerine canlı bir mesajdır. İnsan insandan etkilenir. Nitekim ferdî özgürlük, demokratik hak gibi yaldızları dökülünce ortaya çıkan, ferdî hedonizm ve sürü azgınlığı pespayeliğine rağmen “gezi” kısmen etkili oldu.

Konunun üç boyutu var:

1-Bir yere cami ne zaman hangi şartlar oluştuğunda yapılır? Demografi ve istatistik tespit için yeterli midir? Büyüklüğü ihtişam için şart mıdır? Kemiyet, keyfiyet zaafiyetinde sarıldığımız ilk kolaycılık mıdır? Yoksa mütevazı bir mekân ama muhteşem bir cemaat mı İslam’a yakışandır?
Tek kubbeli caminin ana karakteristiği kubbesidir. Dolayısıyla büyüklük kıstası kubbedir.
Şu an için bu yarışmanın sonuçları şöyle:

Bursa Edebali Camii 38 metre
Hendek Rasim Paşa Camii 37.5 metre
Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camii 35 metre
Ankara Ahmet Hamdi Akseki Camii 33 metre
Sabancı Merkez Camisi 32 metre
Ayasofya 31,831,6 metre
Selimiye Camii 31,25 metre
Süleymaniye 26.5 metre
Kocatepe Camii 25.5 metre
Sultan Ahmet Camii 23 metre
Fatih Camii 19 metre

Varlık ve büyüklük argumanı olarak söylenen “cami sadece namaz kılınan yer değildir”in devamında sayılanlarda samimî miyiz?. Cami karşı propaganda dili olabilir mi? İçinde yaşanmayan Selânik’teki Kamal Atatürk evinin anlamı nedir? Ankara’da Anıt Tepe’deki Akropol hedefine ulaştı mı? Arslanlı yolun yalnız arslanları neden bana bir zamanlar Gülhane Parkında yaşayan(!) bıkkın arslanları hatırlatıyor?

2-Çamlıca Tepesi’nin İstanbul için anlamı nedir. Boğaz’sız İstanbul’u hiç düşündünüz mü? Ya da Çamlıca Tepesi’nin aynısını hafriyat artıklarıyla, çılgınca, İstanbul’un bir yerine yapsak, Çamlıca’dan daha çok çamı da olsa, aynı lezzeti alır mısınız. Hemen “hayır” dediniz de, ama niye?
Çamlıca Tepesi, cami ile birleştiğinde 1+1=2 eder mi? Sadece “boş” yer değil, “konum” diyorsanız. O zaman Haliç’in kısmen doldurulup kullanılması da mübah mıdır?

3-Taklit aslını yüceltir. Orucu, ithal hurmayla bozmak bize farklı bir tatmin tattırır. Yaradanın yaşadığımız iklime bahşettiği zeytini en leziz şekilde işleyerek sanat eseri bir çini tabaktan tatmak yüce ruhların tatmin halidir. Taklit sadece göze hitap etmekle kalmaz, akla ve kalbe rehavet aşılar… İyi, güzel olan zaman ve mekânla bağlantılıdır, onların meyvasıdırlar. Zamana direnirse klasik olur. Klasiğin taklidi ise basit bir heves ve zâfiyet…
Bu soruları sormak ve/veya cevaplamak siyasi tercihlerimize bağlı mıdır? Evet diyorsanız siyasi tercihlerinizin başka hangi saklı tercihler içerdiğini deşecek kadar yürekli misiniz? Yoksa bu tercihin meyvası dolayısıyla gerekçesi malî tablo, son hedef ve iddia mı? Tamam siz iddialı değilsiniz ya da iddianızın ne olabileceğini hiç düşünmediniz! Peki, gelecekte umduğunuz o dünyayı kuracak yürekli seçkinlerin, bugünün çocuklarının, önünden çekilmeyi düşünür müsünüz? Aksi halde sizin gibi olma ihtimalleri çok yüksek değil mi?
Farkındayım, konuyu dağıtıp aldık başımızı gittik… Olsun bu; başı unutup, günün dünyevî getirilerine gizlice el ovuşturarak baştan çıkmaktan çok iyidir… Arada deneyelim.

Peki ne yapalım? Elinize maddi imkanlar geçtikçe “yapmak” “almak” fiilinin akla gelmesi normaldir, dayanılmaz bir hafifliktir. “Normal” çok gerilerde kaldı. Bence parayı “yapmamaya” harcayın derim. Bilmece değil; yanlışları söküp temizlemek aslına dönmek de para ister. Modernitenin bağımlılığından kurtulmak, özümüzü koruyacak bağışıklığı kuvvetlendirecek tedbirleri almak da yatırımdır. Bunun bilincinde bir nesil yetiştirmek ise paradan önce yürek işidir. O nesle şu tabloyu yük etmeyin:
Bir hafta sonu çoluk çocuk, konu komşu herkesi teleferikle eskiden tepe olan bir “komplekse” sürüp sonra “haydin namaza” demek, bilinç altındaki gezmek eğlenmek fiilini yok etmez. Faaliyetin özünü öldürür. “Ümre gezisi” gibi… Sözlerim ağır gelebilir, ancak Ramazan’da I. Sultanhamet Camii’nin çevresini görenler hiç zorlanmadan II. Sultanahmet ve çevresinde kurulacak panayırları hayal edebilirler. Ve açık hava vaazlarını.

Dünün ve bugünün değerlerini teknolojinin imkanlarıyla marifet imbiğinden geçirmesi gereken mimarlar peki ne âlemdeler? Diplomalı çoğunluğu kastetmiyorum. Mimarlık eğitimine rağmen(!) mimarinin ruhundan nasibini almış azınlıktan bahsetmek istiyorum. Hastane tasarımı için hasta ya da doktor, okul tasarımı için öğretmen, olmak gerekmez. Buralarda ki insan eylemleri gözlemle tanımlanabilir ölçülebilir. Binaları kullananların iç dünyaları ise tahminler ve mülâkatlarla kısmen tanınabilir.
İbadet eden kişinin ruhen yaşadıklarını nasıl yakalayacaksınız? Kendi dahi size bunu izah edebilir mi? Ömrünüzün belli bir süresinde samimi olarak bu duyuşu yakalayamadıysanız, mü’minin camisini kurgulayabilir misiniz? Hemen soracaksınız o halde neden dini bütün bir mimarımız bugünün insanının içine sinecek, bugünün camisini ortaya koyamadı? Çünkü mimari tasarım kesintisiz bir sosyal kültürel sürecin ürünü. Klâsik cami mimarisi gibi. Selimiye Koca Sinan’ın tahâyyülüne gökten zembille inmedi. Kendi yaşamı zaten mimarî bir gelişim süreci. Yakın tarihimizde alınan yanlış kararlar medeniyet sürecimizi kesintiye uğrattı. Modernite ucuzluğu kafaca kronik bir tembellik ve yabancılaşmaya neden oldu. Önce bu sürecin önunü tıkayan kirli atıkları temizlemek gerekiyor.

Bu yabancılaşma mağduru mimarların cemaat ve ibadete yaklaşımları ibretlik. Meclis Camii’nin mimarı, abdest alan müslümanı, ayağının kirini yıkayan biri olarak görüyor ve şadırvanı kafasına yasaklıyor. Abdest alma mahallini ise saklıyor. Halbuki bu eylem, insan ve suyun en anlamlı buluşması, mimar için bulunmaz bir sahne düzenlemesi… Bir başka mimar ise Büyükçekmece’de caminin kendisini toprağın altına saklıyor. Modernitenin “saklı” zaferi. Ecdad ise camiyi zeminden yükseltip bir gümüş tepsi üstünde sunma gayretinde. Belki gizli olarak ilerde sadece anma törenleri için müze camiler tasarlama arzusu var. Ve tabii dönen mevlevi benzeri secde eden şovmenler. Sonra hemen caminin bir köşesine kütüphane iliştirme işgüzarlığı. Asıl kitap ise kapalı dursun kenarda. Kafası, yaşamı, düşünce dünyası farklı kompartımanlara ayrılmış insan, dini hiristiyanlık düzeyine indirme gayretinde. Günü bu kompartımanların birinden diğerine geçerek yaşıyor. Arada din kısmına uğrayarak. Senede birkaç gün de gösteri havasında medyatik bir mekanda, harcanan paranın gururuyla saf tutulacak. Protokol cami konsepti… Biliyorum abartılı buldunuz bu sözleri. Mümkün olsa da kendimizi bir kaç yüz sene önceki ecdada bir gösterebilsek, “izlenimlerini” alsak…

namazgah-cesmesiEhven-i şer; “la” ya gücünüz yetmiyor “illa” diyorsanız. O tepede cemaat olmanın bir hikmeti varsa; madem ecdadın örnekleri tek çözümümüz, işte örnek: Namazgâh. Açık hava cami. Varla yok arası cami. Çevreyi işgal etmeyen çözüm. Çok maksatlı alan. “Olumsuz” mevsim şartlarından korunmak bugünün teknolojisiyle çok kolay. Minare arama, başını kaldır bak; tv kulesi. Sarmaşık misali zarif bir helezon fazla rahatsız etmez. Hatta belki yeşili içine alan bu namazgâh, topoğrafyaya sadık kalarak tepeye değer bile katabilir. Teleferiği kayak merkezlerine bırakalım. Ama bu tepeye farklı yönlerden ulaşatıracak, insan ölçeğinde, tatlı eğimli yürüyüş patikaları sonu ibadetle bitecek hoş bir tırmanışa vesile olabilir. Dönüş ise ibadetin mükâfatı; yokuş aşağı kanatlanma…

Gözlerimiz ufka dalmış ürkekçe mahcup o hayâle dokunmak istiyoruz.
Anadolu…
Elimizde senden geriye ne kaldı.
Sen elimizden tut!
İtikâfa çekilmiş destanlı şehir ve kasabalar.
Ezan sesleriyle birlikte ihtişamın zirvesine çıkan fakir mescidler.
Ve onların beli bükük ama başı dik, hicret yolcusu timsali mü’minleri.
Bizi dualarınızdan düşürmeyin, bizi bırakmayın!

Ey eskimeyen eski cami! Sen! Sultan Ahmet’in iddialı Camii!
Bize küsme! Şimdi sadık dostların belli olacak.
Sen Sedefkâr Mehmet Ağa! Seyyid Kâsım Gubarî! Siz Kasap Hacı ve Kapadokyalı Barış Efendiler!
Bizi hor görmeyin, bize darılmayın! Emanetinizi kaybettik.
Ve Siz Hünkâr I Sultan Ahmet, siz ki hesapsız davrandınız, altı minarenin hesabını veremediniz. Bilmem Harem-i Şerif’deki yedinci minare sizi kurtardı mı? Bizi siz iyi anlarsınız içiniz yanarak. Dört yüz sene sonra, marifeti kuma çimentoya bulanmış, aklı inşaat demirlerine dolanmışların senin taştan bir manzûme olan camiinin kopyasını yapmalarını garipseme.
“Onlar bilmiyorlar…” Nefesleri zamanın koşusuna yetmedi.

Bu yazıyı yayınlarken bir an tereddüt ettim. Yayın tarihi? Hangi zamanda? Onu tam kestiremedim!

Huzurunda, heybetinden titreyen birine:
“– Korkma, ben Kureyş’ten, kuru et ve ekmek yiyen bir kadının oğluyum!..” diyene selam olsun! (S.A.V)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑