Arabesk, Zürih, Athena

 

Kulağınıza aniden gelen bir müzikle ürperdiğiniz, beyninizde tatlı bir uğuldamanın oluştuğu, mekânı ve zamanı şaşırdığınız, göğsünüzden gözlerinize bir nem bulutunun yükseldiği hiç oldu mu? 1974 senesi yazının sonuna doğru ana caddede o arabesk parça kulağıma çalınınca bende oldu. Belirli bir müziğin aşırı müptelâsı değildim. Bu parça o an hepsini bastırdı. İsviçre’nin Brugg Şehri’nde, bir akşamüstü tam merkezde ördek yeşili spor arabanın açık pencerelerinden yayılan ses dalgaları, üç ayı aşkın gurbetliğimle, hasretliğimle içimde zaptetmeye çalıştıklarımı savurdu bıraktı.
Özel zaman ve mekân olağan olayları, hatta çok hoşlanmadıklarınızı bile nasıl da olağanüstü hale getiriyor. Arkasından baka kaldığım o arabadaki gurbetçi de acaba aynı şiddette duygulanıyor muydu? Belki arada bir. Ama böyle bir şoku yaşamamıştır eminim. Bir yaz boyunca tek kelime Türkçe konuşmadan kimseden haber almadan, âşina bir yüz görmeden, yabancı bir dünyaya uyum göstermeye çalışarak sanki oralıymış gibi yaşamak; ama aslında farklılığımı dimdik ayakta tutarak… Arabesk parça, memlekette bıraktıklarımın önüne yığdığım bendi tek hamlede yıktı ve hasret seline katarak tanımsız güzelliklere boğdu…

Tek başınalığım tabiatımdı. Hiç yalnızlık duymazdım. Çünkü hiç yalnız bırakmadılar gizli dostlar… Karşıma çıkan her yeri, her olayı, her kişiyi kendi güçlü varlıklarına bir mizansen ve dekor kıldılar. Bir kenera çekilir az önce yaşanmışlıkları tekrar kurgulayıp oynar ve kendimi seyrederdim. Şüphelenmedim değil tabiî kendimden biraz; pek normal bir hal sayılmaz. Hiç zararını, zararlarını görmedim. Sanıyorum zarar da vermedim, kendimi belli bile etmedim. Sadece içimde amansız bir yoksunluk duygusu ebedî yerleşikti; çeşitli dünya meşgaleleriyle perdelemeye çalıştığım.

Staj için, öğrenci değişim programı ile 1974 senesi yazını geçirdiğim İsviçre günlerimden bahsediyorum. Staj, mimarlıktan çok kendimi tanımama yardımcı oldu, ve gerçeklerimi. Çünkü kendinizi sizi tamamlayan, destekleyen çevreden yalıtılmış, soyutlanmış salt benliğinizle başbaşa buluyorsunuz. Güçlü, zayıf yanlarınız, korkularınız, umursamadıklarınız, vazgeçilmezleriniz su yüzüne çıkıyor…
İlk ders hava alanında bir süre karantinaya alınmamdı. Havaalanı doktoru bir kaç sual sorarak bana farklı bir canlı olduğumu hatırlattı. Avrupalıyla kendi yurdunda tanışmaya başladık. İlk intiba önemlidir.

Çalıştığım büroda herkes çok yakın ve iyi davrandı. Kendi rutin uğraşları içinde teknik detaylara boğulduklarından bazı mimari önerilerime şaşırdılar. Baştan ‘yok canım şaka bu’ gibi tepkiler, sonradan yan gözle izlemeler sonunda evet gençlerin sezgileri de göz ardı edilmemeli kabilinden açıklama ihtiyacı… Kurallar, alışkanlıklar, denenmiş doğruyu tekrar tekrar sorgulamama hayal gücünüze her gün yeni bir atâlet yüklemekte.
Hepsi çok ilgili ve yardımseverdiler. Hemen hemen her hafta sonu programlarına beni de dahil etmeye çalışıyorlardı. Gerçi sonradan bunda büro şefinin direktiflerinin payının olduğunu öğrendim. İsviçreyi ve kendilerini cazip gösterme ve belki ilerde değişik yapıda bir elemanı kazanma hesabıydı. Öte yandan 1974 Kıbrıs harekâtı da Türkiye’yi o yaz daima güncel tutuyordu.
Ama sadece iş yerindekiler değil genelde herkes yabancıya karşı merak ve ilgi besliyordu. Demek daha yabancı akını, dolayısıyla yabancılar sorun değilmiş. İsviçre bağımsız ve yansızlığı ile övünmekte ancak bu onlara bir içe kapanıklık da getirmekte. Dış dünyadan, yabancı ve farklı olmak çok çekiciydi onlar için… Kimse tanışmak ve sorgulamak fırsatını kaçırmak istemiyordu. Doğrusu ya buna itiraz da edilmezdi.
Annemin bir siparişi ütüyü satın alırken seçmeme yardım etmek için ev sahibemin kızkardeşi beni arabasıyla şehrin dışında uygun fiyatlı büyük bir mağazaya götürdü. Dönüşte nazikçe çok güzel manzaralı, bahçeli bir kafeteryada kahve içmeyi teklif etti. Hakkında hiç bir şey bilmediği, her hali farklı birisini incelemek istiyordu herhalde. Arkadaşları arasında konuşulacak, seyrek bulunacak bir konu. Ama zavallı heyecanla hep kendinden bahsetti. Sonunda sustu. Çünkü öyle ne kadar sessiz oturmuşuz bilmiyorum. Kolumu dürtmesiyle uyandım. Gülümseyerek “memleket hasreti mi?” dedi. Suçüstü yakalanmış gibi kızardığımı hatırlıyorum. Ayıp oldu! Çiçeklerin arasında, gurubun kızıllığının belirdiği, akşamın ıssızlığının çökmeye başladığı o özel anda ben bereber kahve içtiğim cıvıl cıvıl neşeli kızın yanında dakikalarca daldım gittim. Dış dünyanın cazibesi burada iç dünyayı bastıramadı. İç dünyanın kural tanımazı devredeydi çünkü. Ama isviçreli kız belki gerçekten sadece memleket hasretini kastetmiştir kim bilir.
Herkes evine dağıldı. Ben zaten çoktan dağılmıştım… Bir de tuhaf suçluluk duygusu, son yıllarda ortaya çıkan; izahından kaçındığım.

Büronun sekreteryasındaki muhasebeci hanım benimle sanki çocuğu gibi ilgilenmişti. Bir gün hangi yemekleri sevdiğimi sordu. İsviçreli hanıma sevdiğim yemekleri nasıl tarif edeyim. Yemek seçmem dedim. Neyse akşam eve yemeğe davet etti. Mâlûlen emekli kocasıyla kırk yıllık dost gibi sohbet ettik. Çok içten ve cana yakındılar. Bir saat zarfında aile albümü eşliğinde tüm sülalenin hikayesini öğrendim. Ama anlatmaları bitmiyordu. Resimler tekrar tekrar elime tutuşturulup unuttukları detaylara dikkatim çekiliyordu. Birden irkildim, uyandım; insana açtılar… Anlatmak, paylaşmak, tepki almak, dertleşmek istiyorlardı. Belki yıllardır ilk kez bu fırsatı bende yakaladılar. İsviçre’de her türlü konfor ve emniyet içindeki bu insanlara acımaya başladım. Bir iki sene önce kızlarından gelen mektup neden albüme dikkatlice yerleştirilmiş anladım.
Halkı o ara belediye otobüslerinin rengi ne olamalı gibi sorunla(!) oyalandırılan İsviçre, ne benim ne de başkasının nefes alabileceği bir yerdi maalesef. Evet maalesef ne de bir başkasının…
Gece yarısı beni eve bıraktılar. Eve girer gibi yaptım. Araba dönüp gittikten sonra yandaki bahçe duvarına oturup bir sigara yaktım. Yıldızlar ne kadar parlak, ne kadar yakın, göğü delercesine. Çözüm ne kadar uzak ve sürekli uzaklaşmakta, içimden çıkan dumanlar gibi; ilkin sıcacık yoğun, sonra gittikçe alaycı, yıldızların arasından nispet yaparcasına dans edip kaybolup gidiyorlar. Hüzün ve çaresizlik bu yerde ve o anlarda daha bir ağır çökmekteydi üzerime; İsviçre’de, yabanda. Yağmur çiselemeye başladı, yıldızlar da kayboluyordu; odama, içime çekildim.

Bir kaç hafta sonu dağcılık donanımıyla ilgili alışveriş yaptıktan sonra artık Alpleri fethetme zamanı gelmişti. Haritadan kendime uygun zirve olarak Schreckhorn’u (4078m) seçtim. Solo çıkış için biraz iddialı gibi ama neyse, hiç değilse “denerim” dedim. Dağda denemenin ne anlama geldiğini bilsem de, Alplere bu kadar yakınken çekimine karşı koymak mümkün değil. Daha kolay çıkış da egomu tatmin etmez; yani kendi düşen ağlamaz! Bürodakiler yalnız gideceğimi öğrenince fazla tepki göstermediler. “Türktür ne yapsa yeridir!” benzeri takılıp biraz da endişeli gülüştüler. Cuma gününden Pazartesi sabahına kadar süren, Alplerin en nefes kesici bölgelerinden Berner Oberland’daki bu serüveni unutamam. Vadiler, akarsular, göller, sanki ortaçağdan kalma kasabalar, buzula paralel patikadan dağ kulübesine yürüyüş ve gün batımında alev alev yanan Schreckhorn’un manzarası olağanüstüydü. Sonrasında kulübede kuzine başında farklı ülkelerden bir kaç dağcıyla çay sohbeti; masal gibi. Ama özellikle aralarına çıkışın ortalarında katıldığım iki isviçreli dağcı çok şaşırtıcıydı. Kulvarın en zor kısmını tamamlayıp zirveye bir kaç yüz metre kala vazgeçmelerini unutamam. Çünkü gayet sakin: “vakit geç oldu, aşağıda şehirde bekleyen hanımlara sözümüz var, şu saatte orada olmamız lazım” dediler ve dönüşe geçtiler. Şaşkın anlamaya çalışıyordum; sabahın üçünden akşam hava kararana kadar buz ve kaya karışımı kulvarda boğuştuktan sonra zirvesiz dönmek ağırıma gitti. Ama verilen söze sadakatin ne demeğe geldiğini bundan daha etkili ne anlatabilirdi? Özellikle de hanıma verilen sözün adeta kutsallığını ya da bazı hanımların karşı konulmaz kudretini…

Yunanlı mağrur kız; mermer bir büst donukluğuyla, bizden biri olmadığını ilan edercesine, beyaz teni, düz yapılı burnu, uzun parmaklarıyla masada yanımda oturuyor. Evet, demek Tanrıça Athena bu. Zürich’te tanışmak kısmetmiş.
Öğrenci değişim bürosu her yıl farklı ülke gençlerini buluşturan bir yemek düzenlermiş. O yıl Kıbrıs Harekatı nedeniyle olsa gerek, bizi masada yanyana oturtmuşlardı. Türk ve Yunan barışı işgüzarlığı. Ancak yemek boyunca Athena beni devamlı Türklerin saldırganlığını, işgalciliğini ima eden sözlerle taciz ediyordu. Soğukkanlı, sabırlı kısa cevaplarla reddettikçe yunanlı arkadaş saldırı dozunu arttırdı. Hiç oralı olmadım. Bazen tek kelimeyle, ona bakmadan kayıtsız cevaplıyordum. Bu onu daha da sinirlendiriyordu. Fakat ben de kendimden korkmaya başlamıştım. Kötü huyum her an ortaya çıkabilirdi. Aşırı sakinlik, ama sonrasında bir patlama. Nitekim sözü domuz etini bahane ederek İslam’a getirip müslümanların hıristiyan halklara eziyetinden bahsetmeye başlamıştı ki. Bu defa ona doğru dönüp yüksek sesle arka arkaya sorularımı ateşledim. Senin ismin ne? Annenin? Babanın? Onların annesinin babasının isimleri ve dinleri nedir? Cevap vermesini beklemeden “eğer dediklerin doğru olsaydı senin dinin şu anda İslam adın da ya Ayşe olurdu ya da Fatma!”. Beyaz yüzü sanki biraz karardı, kocaman gözleri daha da büyüdü, cevabı düşünmek değil de benim beklenmedik tepkimi anlamaya çalışıyordu herhalde. “Ve inan ki bu zorlama, sizler için ebedî bir kurtuluş olurdu” diye nispeten sakince ekledim. Gene de sonuç malum; iletişim kazası! Bir süre masada kimse konuşmadı. Sonra yemeği düzenleyenlerden biri “tolerans” dan dem vurarak havayı yumşatmaya çalıştı. Yemek bitti.
Herkes birbiriyle vedalaşıp ayrılıyordu. Athena ise kimseye tek kelime etmeden sessizce bahçe kapısına varmıştı bile. Arkasından bakarken bu sefer mâlum pişmanlık ve merhamet duygularım yükselmeye başlamıştı. Azarlanmış küçük bir çocuğa acır gibi. Ani bir hareketle biraz olsun olumsuz intibayı silmek için, masadan aldığım beyaz çiçekle peşinden gittim. Alaycı, azarlar bir tonla: “Bir Yunanlıya çiçek mi veriyorsun?” dedi. Ona doğru eğilerek tane tane “Hayır! Bana yemekte arkadaşlık eden tatlı kıza veriyorum” dedim. Beyaz Athena bu sefer pembeleşti, elindeki mızrağın çiçeğe dönüşmesinin hayretiyle ilk defa gülümsedi. Evet gülebiliyordu. Çiçek göğsüne basılı tek kelime söylemeden elini uzattı, kaçarcasına koşturdu. Eli buz gibiydi.
Ben aslında onu izlemekten çok ne yaptığımı düşünümeye başlamıştım. Biraz önceki filim gibi sahneyi ben mi oynadım? Hoşuma gitti; nasıl o lafları ettim? Ona mı söyledim?.. O ana kadar içimdeki söyleyemediklerimi mi ağızımdan kaçırdım? Bir an korktum; ya geri gelirse!? İstasyona gitmedim. Orda burda vakit geçirip eve geç döndüm. Kendime kızmağa başladım. Aslında sıradan kibarlığı bile hissetmeden becerebilen birisi değilken… O tuhaf suçluluk duygusu tekrar belirdi. Kırk yıllık geçmişi olan söze sadık kalamamış birisi gibi. “Bunu tekrar yapmamam lazım.” dedim. Peki neden? Öyle işte… O zaman kırk yıl ne uzun bir süreydi; dayanılmaz uzun. Henüz dayanılmaz olanın ne olabileceğinin de farkında değildim, yaşanmadan…

Dönüşüme yakın bürodakilere hararetle konuşacakları bir konu daha çıktı; Ramazan. Karşıma geçip hiç çekinmeden beni inceliyorlardı: “Gerçekten kahve bile içmeyecek misin?” Defalarca anlattım mesele yemek içmek değil, mesele dünyadan temizlenme. Acıyarak izliyorsun boş boş bakışlarını, tek dünyaları “dünya” olanları… Gerçi yirmili yaşlarda acaba ben neresinde kalıyordum dünyanın ve dünya benim ne kadarımdı? Yaşlılar biraz daha temkinli, sonrasında moral olarak kendimi nasıl hissettiğimi soruyorlar. Ve gene arka masada çalışan hınzır kız kendine koyduğu kahveyi kokuta kokuta mahsus ikram ediyor, ve gene kendisi hayır anlamında başını geri atıyor, gülüyor.

Üç dört aylık kısacık bir gurbetten dönüş bile ne kadar duygu yüklü ve heyecan verici olduydu. Çevremdeki her şeyi dikkatle incelemiştim hala aynı mı diye. İnsan ilkin yabancı gibi tereddüt ediyor; döndüm mü?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑