İslam, Eğitim, Bilim / Aliya İzzet Begoviç

Aliya İzzet Begoviç
(İKÖ) EGİTİM, BİLİM VE KÜLTÜR TOPLANTISI‘ndaki konuşması
(Riyad, 6 Aralık 1997)

İslam Dünyasının dört bir yanından gelmiş kültür temsilcilerinden oluşan böyle muhteşem bir topluluk karşısında bulunmak benim için büyük bir onurdur. Konuşmama başlamadan önce, bize bu çok önemli toplantıyı yapmayı nasip eden Allah’a şükrederim.aliya
Ayrıca iki Kutsal Mekanın muhafızı Kral Fahd bin Abdülaziz’e ve Suudi Arabistan Hükümeti’ne minnetlerimi iletmek isterim, hem bu toplantıya ev sahipliği yaptıkları, hem dünya çapında İslam Kültür Merkezleri açmakta büyük çaba gösterdikleri hem de tarihinin en zor günlerini yaşarken ülkeme verdikleri destek ve sağladıkları yardım için. Allah onların bu çabalarının mükafatını verecektir.

Yıllardır bir şeyler yazmaya hiç fırsatım olmadı ama bugün burada son derece önemli iki meselemiz olan eğitim ve ortak İslam kültürü ve medeniyetiyle ilgili düşüncelerimi sizlere açıklamaya çalışacağım. Son iki yüzyıl boyunca pekçok önemli Müslüman yazar ve reformcu bu meselelerle ilgili yazılar yazmıştır.

Hepinizin bildiği üzere, bu yazarların hiçbiri ne eğitimin ne de İslam medeniyetinin içinde bulunduğu durumdan memnundur. Hepsi de İslam’ın bu kadar önem verdiği, açık emirlerle gereklerinin yerine getirilmesini buyurduğu eğitim konusunda o günün Müslümanlarının neden gevşek davrandığını anlamaya çalışmıştır. İslam’ın verdiği emri yeniden hatırlayalım:
“Bak… “. Bu emir Kur’an’ın değişik yerlerinde farklı biçimlerde sürekli karşımıza çıkar (3/164, 6/95-99, 21/33, 22/45-46 vd.), Kutsal Kitab’ın bazı yerlerinde ise en bariz haliyle şöyle ifade edilir:
“Peki bakmazlar mı yağmur yüklü bulutlara, nasıl yaratılmış onlar?
Ve göğe, nasıl yükseltilmiş? Ve dağlara, nasıl sağlamca dikilmiş? Ve toprağa, nasıl yayılmış?” (88/17-20),
“Toprağa ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü? ( … )
Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü? ( … )
Hiç tutuşturduğunuz ateşi düşündünüz mü?” (56/63-71).

Bakmak bilime atılan ilk gerçek adımdır. Nitekim “Yarının Medeniyeti” adlı eserinde Jean Fourastie şöyle yazar: “Tabiatı, toplumu, insanları seyretmek Batı’daki çocukların temel eğitiminin ilk basamağıdır. ( … ) Dış dünyaya duyulan bu ilgi, dışındaki dünyadan içindeki dünyaya dönen Brahman filozofunun yaptığının tam tersidir.”

İslam Dünyası “seyretme”yi neden bırakmıştır, bunun sonuçları nedir?

Bazı Müslüman toplumlar içinde okuması yazması olmayan, mutsuz, haksızlığa uğramış büyük bir nüfus yer almaktadır.
UNESCO’nun 1995 yılında Okuma-yazma bilmeyenlerle ilgili hazırladığı rapordan bazı yüzdeler okumak istiyorum size.
Müslüman ülkelerdeki yüzdeler şöyle:
(Bu ülkelerin isimlerini burada söylemesem de olur): Nüfusun %38’i, 24’ü, 48’i, 56’sı, 54’ü, 33’ü, 56’sı, 28’i, 21’i, 18’i, 21’i, hatta %68’i okuma-yazma bilmiyor. Ortalama %40, ama bu, kadınlar arasında %60’a çıkıyor. Avrupa 19. yüzyılın ikinci yarısında bu durumdaydı, bu demek oluyor ki, gecikmişliğimiz şu an bizim için büyük bir tehlike ve aciliyet arz ediyor. Batı dünyasıyla yapılabilecek diğer karşılaştırmalarda da biz geri kalıyoruz,
bu durum endişe vericidir.

İslam ülkelerindeki ortalama öğrenci sayısı 100.000 kişiye karşılık 1.000 kişi iken bu sayı Batı’da 3.500’e çıkmaktadır, yani Batı’ da İslam Dünyasında olanın üç katından fazla öğrenci vardır. İslam Dünyasında ortalama gazete sayısı her 1.000 kişi için 40 iken, Batı’da 300’den fazladır. İslam Dünyasında her 1.000 kişiden 100’ünün televizyonu varken Batı ülkelerinde bu sayı 500′ dür.

Eğitim için gayrisafi milli gelirden kamuya ayrılan pay İslam ülkelerinde de Batı’da da hemen hemen aynıdır, bu oran yaklaşık %5.5’e denk gelmektedir. Ancak aradaki benzerlik görece bir ilişkidir. İslam Dünyasına gelindiğinde bu konuda alınan net sonuçlar azalmaktadır, çünkü çoğu İslam ülkesinin milli geliri çok düşüktür.

Eğitim, İslam kültür ve medeniyetinin yeniden yapılanması gibi meseleler bu yüzyılda pekçok İslam ülkesinde gerçekleşmiş olan bağımsızlaşma süreçleriyle doğrudan ilgilidir. Kölelikle eğitimlilik oranları birbirine terstir. Köleliğe karşı savaşmanın en etkili yolu okullardır. Öyleyse ne yapılmalıdır? Eğitime ayırdığımız fonu hiç gecikmeden artırmamız gerekmektedir.

En son elime John Esposito tarafından yazılmış olan “İslam ve Demokrasi” adında bir kitap geçti. Yazar yüzyılın sonunda İslam ülkelerinin iki önemli süreçten geçtiğini belirtiyor. Bunlar İslam’a dönüş ve demokrasiye geçiş süreçleridir. Aklı başında tüm Müslümanlara düşen görev bu iki süreci en iyi şekilde uyumlu hale getirmektir. Bu teknoloji devrimi çağında bütün özgür Müslüman toplumlar okur-yazarlık sorununu çözmeyi çok kolay başarabilirler. Mesele siyasi iradesini ve kararlılığını gösterme meselesidir, tabii ardından da örgütlenme gelir ki, bunun
bizim zayıf tarafımız olduğunu söylemek gerekir.

Üçüncü Dalga diye adlandırılan ve dünyanın gelişmiş bölgelerine çoktan yayılmış olan teknoloji pek çok avantajla birlikte pek çok tehlikeyi de beraberinde getirmektedir. Hepimizin çok iyi bildiği, biraz korkuyla kanşık bir rahatsızlık hissi vardır ki bu, teknolojik ilerleme denilen şeyin Tanrı inancına dayanmayışından ileri gelir. Ama aynı zamanda, “Rabb’inizin rızası için öğrenin, okuyun, araştırın” esasına dayalı bu İslami eğitim kavramı önemli bir zorlukla karşı karşıyadır. Bugün bununla ilgili olarak da birkaç şey söylemek istiyorum.

Uzun yıllar önce yayınlanmış bir kitabımda birbiriyle içiçe geçmiş olan kültürle medeniyet arasında bir ayrım yapılması gerektiğini öne sürmüştüm. Benden önceki pek çok değerli yazar tarafından buna benzer görüşler sunulmuştur. Kültür ve medeniyet birbirinden ayrı iki dünyayı yansıtır. Kültürün taşıyıcısı bir birey olarak insanın kendisiyken medeniyetin taşıyıcısı toplumdur. Kültürün amacı kişinin kendi sınırlarını aşarak kendisi üstünde daha fazla güç kazanmasıyken, medeniyetin amacı bilimin tabiat üstünde güç kazanmasıdır. Kültür kişinin
kendi iç dünyasına dönmesiyken, medeniyet dış dünyaya dönmesidir, vs.

Bugünlerde bu meselelere kafa yorduğum zaman Kur’an’ın ilk vahyedilen ayetlerinin yukarıda bahsettiğim her iki anlam boyutunu, her iki ilişki biçimini, her iki eylemi kapsadığını hatırlıyorum kaçınılmaz olarak. İlk İndirilen “ikra” [Kur’an-ı Kerim, 96: 1] sözünde güçlü bir çağrı, kişinin dış dünyayı keşfetmesine yapılmış bir vurgu vardır, ama dış dünyanın keşfedilmesi sadece toplanan bilgilerin üstüste yığılması değildir; burada dış dünyaya kayıtsız kalan bir bakış yoktur, bunun içinde irade, istek ve çaba vardır; işte bu kelimenin tam anlamıyla dindarca
bir tavırdır. Çünkü ayet şu şekilde devam etmektedir: “Rabb’inin adıyla oku.” Öyleyse öğrenme soylu bir tefekkürdür, Allah’ın dünyadaki işaretlerini okumaya çalışmaktır. İslam kültürünün hem geçmişteki hem de gelecekteki özelliği budur. Bizim baktığımız dünya salt tabiat değil, Allah tarafından yaratılmış bir sanat
eseridir. Özellikle İslam Dünyasının uçlarındaki İslam kültürüne yapılan bunca saldırıya, bilimseL, teknik ve teknolojik medeniyetimizin durgunluğuna rağmen bu bakış aslında hiç kaybedilmemiştir. İnsanlarımızın kendi kültürlerinin kaynağına geri dönmesi için hafif bir özgürlük nefesi yetecektir. Bunlar bizim farkında olmamız gereken değerlerdir. Batı’da gördüğümüz, Batı’nın kendisinin de farkında olduğu, medeniyetlerin büyümesiyle ortaya çıkan yan etkilerden kaçınmamız için bu değerlere ihtiyacımız vardır.

Burada karşımıza kaçınılmaz olarak İslam medeniyetiyle Batı medeniyeti arasındaki ilişki çıkmaktadır. Bu konuda pek çok çalışma yapılmış, pekçok kitap yazılmıştır. Bu mesele üstünde en çok kafa yormuş yazarlardan biri de hem İslam Dünyasını hem de Batı dünyasını tecrübe etmiş olan Muhammed Esed‘dir. Makalelerini topladığı ünlü eseri “Yolların Ayrılış Noktasında İslam“da Batı ruhunu şöyle tarif etmektedir: “Günümüz Batı medeniyetinin gözünde insanın ekonomik, toplumsal ve ulusal ihtiyaçlarından başka hiçbir şey için uğraşması gerekli değildir. Bu medeniyetin asli değeri manevi bir değer değil, kendi rahatıdır. Bunun temelinde, hayat felsefesiyse gücünü
kendisine ulaşmak için irade gücünden alan bir hayat felsefesi yatmaktadır. Bunların ikisi de eski Roma medeniyetinden miras kalmıştır.

Muhammed Esed Avrupa’ya ve Amerika’ya karşı belki fazla eleştirel yaklaşmaktadır, onun biraz fazla sert tespitlerine karşı ihtiyatlı olmamız gerekir. Ben şahsen Batı’nın yalnızca küçük bir katmanının bozulup dejenere olduğunu düşünüyorum. Geri kalan halkın büyük çoğunluğu ise okuyup yazan, ailesi için çalışıp yaşayan insanlardır. Batı güçlüdür, bozulmuş bir toplumun güçlü olması beklenemez.

Çağdaş Batılı filozoflar bu medeniyetin başkentlerini tarif ederken maneviyatın terkedilmesinin ve bozulmasının tehlikesine işaret etmektedir. Kitle kültürünün artık manevi değerleri de seri üretime tabi tutarak kendine has hiçbir özelliği olmayan adi kopyalar ürettiğine dair ikna edici gerçekler öne sürmektedirler.

İslam’la Batı-Avrupa medeniyetlerinin kültürü arasındaki ilişkiden bahsederken burada Müslümanların aşırı uçlara gitmekten kaçınmaları gereken bir seçimle karşı karşıya olduklarını belirtmemiz gerekir. Sözkonusu uçlardan biri Batı medeniyetini tamamıyla reddetmek, diğeriyse onu körü körüne takip etmektir. Bunlardan ikisi de eşit derecede tehlikelidir. Batı’yla işbirliği içinde olmazsak bizim zaafımız daha da artar. Bu medeniyeti her şeyiyle kabul edersek de kendi kimliğimizi kaybeder, kendimiz olmaktan çıkarız.

Kendimizi dünyadan soyutlayamayız. Burada Peygamberimizin sözünü hatırlamalı, “ilim Çin’de de olsa” almalıyız. Batı medeniyeti başka başka dinlerden ve milletlerden pekçok bilim adamının katkısıyla ortaya çıkmış uluslararası bir üründür. Batı’nın gücü ekonomisinden ya da askeri gücünden ileri gelmemektedir. Bu işin görünen kısmıdır. Avrupa’nın Bacon’dan bu yana sahibi olduğu değişmez güç kaynağı eleştirel düşüncedir, ki bu da onlara muhtemelen Araplardan geçmiştir. Bizim için hayati önem taşıyan şey işte bu eleştirel düşüncedir.

İslam alimleri çocukların Batı kültürünü taklit etme hastalığına tutulduğu uyarısında bulunuyor. Hatta Esed daha da ileri gitmiş, Batı’yı taklit etmenin tehlikesinin Batı’nın Müslümanlara kazandıracağı maddi avantajlardan çok daha büyük olduğunu söylemiştir. Bir medeniyetin maddi varlığını taklit etmeye çalışırken, o maddi varlığı üreten ruhtan etkilenmemek imkansızdır. Hele ki Batı medeniyeti, benmerkezcidir, kendi tarih anlayışını zorla kabul ettirmek ister. İslam’a karşı duyulan nefret de, haçlı savaşlarının bir türlü yok olmayan gölgesi altında, bu
benmerkezci ruhtan beslenir. Bu ruhu özümseyen Müslüman genç nesil bir aşağılık kompleksine kapılmakta, kendi kültürünü reddetmektedir. Bugün Batı medeniyetiyle doğrudan temas içinde olmuş Müslüman toplumlar içindeki çatışmalara yakından bakarsak bunların hep Batı yanlısı yenilikçilerle muhafazakâr gelenekçiler arasında yaşandığını görürüz.

Bugün Avrupalı zihinlerde dolaşan iki önemli fikirden bahsetmek, ardından da hepimizi bunlar üstünde düşünmeye davet etmek istiyorum. Bunlardan ilki “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitapta Karl Popper tarafından ortaya atılmış olan açık toplum fikridir. Açık toplum bireyin özgürlüğü, kişisel gelişim, özgür düşünce, siyasi kuruluşları eleştirme hakkı, fikirlerin özgürce paylaşımı ve bunun gibi unsurların toplamından oluşan bir temele
dayanır. Müslümanlar neden böyle bir şeyin içinde yer almasın ki? Ayrıca Popper‘ın fikirlerinde hoşgörü vurgulanır; Avrupa kıtası üstünde yaşayan Müslümanlara karşı da sıkça gösterilen barbarca davranışların karşısında yer alınması gerektiği belirtilir.

İkinci olarak Alman filozofu Weizsacker tarafından ortaya atılmış olan “Yeni Avrupa Rönesansı“ndan bahsetmek istiyorum. Yeni Avrupa Rönesansı ilk rönesanstan farklıdır, çünkü Avrupa dışındaki dünyaya ve kültürlere açıktır, dolayısıyla, bu filozofa göre, İslam kültürü ve medeniyetine de açıktır. Bu oyuna girmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kur’ an bize “Hayırlı işlerde yarışın” (Kur’an 5:48) diye buyurmamış mıdır? Ama yarışmak için önce kendi kimlik bilincimizi güçlendirmemiz gerekir. Bilinçli Müslümanlar kendilerine ait değerleri unutmadan, vermeye
de almaya da hazırdırlar.

Bitirmeden önce bizim kendi Bosna tecrübemiz hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Biz yüzyıllar boyunca İslam kültürünün, son yüzyılda da Batı-Avrupa medeniyetinin bir parçası olduk. Pekçok kimse bizim en eğitimli Müslüman milletlerden biri olduğumuzu düşünmektedir. Bizim Batı-Avrupa medeniyetiyle
karşılaşmamız doğrudandır, her gün yaşanmaktadır ve kaçınılmazdır. Son yüz yıldır, hatta bundan biraz fazla bir süre, İslami olmayan farklı rejimler altında yaşadık. İslami kültürümüzün izleri sessizce yok olmasına rağmen hiçbir zaman asimile olmadık. Dinimize, kültürümüze aidiyet duygumuzu ayakta tuttuk. Bosna’daki bu son savaş boyunca 1000’den fazla cami, İslam kültürüne ait 334 tane eser yok edildi. Pek çok okul, enstitü ve kütüphane tahrip oldu. Bir Türk tarihçisi Bosna’daki kültür kıyımını, oranların farklılığını akılda tutmak suretiyle,
Moğolların 13. yüzyılda Bağdat’ı yıkmasına benzetmişti. Bundan şu sonuca varabiliriz: Saldırganlar bizim İslami kültürümüzün izlerini ve tarihi mirasımızı yok etmek istedi. Ama sonuç bunun tam tersi oldu. Bosna’da tam bir dahi’ [uyanış] başladı, köklerimize geri döndük.

Size bu konuda pek çok sevindirici veriden bahsedebilirim, ama burada yalnız birini anacağım. Bosna’nın kuzeybatısında yer alan ve İslam’ın Batı’daki en uç noktası olan Bihaç şehrinde ne kadar güçlü bir savunma yapıldığını siz de biliyorsunuzdur. Saraybosna İlahiyat Fakültesi’nden bir öğrencimiz Bihaç Medresesi üstüne bir mezuniyet tezi hazırladı. Daha önce burada böyle bir medrese olduğundan haberi bile yoktu. Bihaç’taki bu medresenin izi kalmamıştı çünkü. Dayton Anlaşmasından sonra bu genç öğrenci araştırmasına başladı ve Bosna’ nın bu
bölgesindeki en eski eğitim kurumunun hatırasını yeniden canlandırdı. Savaş sırasında bu şehirde yeni bir medrese açtık. Savaş bizi durduramadı.

Şunu söylemeye çalışıyorum, bizim geleceğe karamsarlıkla bakmaya ne hakkımız vardır, ne de bunun için bir sebebimiz. Biz, Bosna halkı olarak bize yapılan saldırının Allah tarafından bize yollanmış bir ceza olduğunu düşünüyoruz. Bosna’da günah işleniyordu, gaf1et ve sapkınlık vardı, ama aynı zamanda özgürlük için büyük bir mücadele de verildi. Allah bize mücadelemizin mükafatını ihsan etti. Biz inanıyoruz ki, ancak güçlü milletler
büyük imtihanlarla karşılaşır. Güçlü milletler de, ahlâki ilkelerine bağlı olan, kendisi olarak kalmayı bilen, en zor şartlar altındayken bile kendini dünyaya kapatmayan milletlerdir.

Kendi halkım ve İslam Dünyası için de dileğim budur.

Tarihe Tanıklığım / Aliya İzzet Begoviç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Proudly powered by WordPress | Theme: Baskerville 2 by Anders Noren.

Up ↑